GÜVEN GÜRCÜOĞLU

Cem Karaca, sürgün yıllarında Almanya’da yaptığı çalışmalarla yalnızca müziğini değil, tarihin unutulmaya yüz tutmuş hikâyelerini de sanatın hafızasına kaydetmiş bir sanatçıydı. 1980’li yılların başında Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Karaca, Almanya’da sadece konserler veren bir müzisyen olarak kalmaz; tiyatro sahnesine de müziğiyle katkı sunar. 1983 yılında Almanya’da sahnelenen “Ab in den Orient Express” adlı tiyatro oyunu için Cem Karaca’dan müzik bestelemesi istenir. Almanya’daki Türklerin sosyal hayatını anlatan bu oyunda Karaca’nın yaptığı müzikler büyük ilgi görür. Bu besteler daha sonra sanatçının 1984 yılında yayımladığı “Die Kanaken” adlı albümde toplanır. Albümün en dikkat çekici parçalarından biri ise “Beim Kaffee” adlı şarkıdır.

Şarkıya ulaşmak için buraya tıkla.

“Beim Kaffee”, ilk bakışta sade bir hikâye anlatıyor gibi görünse de aslında göç, yabancılık ve tarihsel hafıza üzerine güçlü bir anlatı sunar. Şarkıda Cem Karaca, kendisini kahve içmeye davet eden yaşlı bir Alman kadının anlattıklarını aktarır. Bu kadın, bir zamanlar Almanya’ya Polonya’dan “yabancı” olarak gelen babasının yaşadıklarını anlatır: kömür ocaklarında çalışmış, ağır şartlarda yaşamış ve toplum tarafından aşağılanmıştır. Ona “pis Polonyalı” diye hakaret edilmiş, dışlanmış ve hedef haline getirilmiştir. Karaca’nın şarkısındaki bu anlatı aslında çok temel bir gerçeği hatırlatır: tarih boyunca birçok toplum bir dönem “yabancı” olarak damgalanmıştır. Dün Polonyalıların yaşadığı dışlanma, bugün başka halkların hikâyesine dönüşebilir.

Img 3238

Tam da bu nedenle sanatın hafızası güçlüdür. Siyaset, gündem ve zaman birçok şeyi unutturabilir; fakat bir şarkı, bir roman ya da bir film yaşananları tekrar tekrar hatırlatır. Cem Karaca’nın Almanya’da yazdığı bu şarkı yalnızca göçmenlerin hayatını anlatmaz; aynı zamanda tarihsel bir döngüyü gösterir. Dün Almanya’da Polonyalılar “yabancı”ydı, bugün dünyanın başka coğrafyalarında başka halklar aynı deneyimi yaşıyor. Günümüzde özellikle Orta Doğu’daki savaşlar nedeniyle milyonlarca insan doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalıyor. Göç ve mülteci krizi modern dünyanın en büyük meselelerinden biri haline gelmiş durumda.

Bu konu üzerine düşünürken aklıma yıllar önce okuduğum bir roman geliyor: İranlı yazar Shahzadeh N. İgual’ın “Adı Mercan” adlı kitabı. Bu roman, Sovyet işgali sırasında Polonyalıların yaşadığı büyük göçü ve İran’a sığınan insanların hikâyesini anlatır. Rahel, Helena ve Sara’nın hayatları üzerinden ilerleyen roman, savaşın ortasında bile insanların birbirine kapı açabileceğini gösterir. İran ile Polonya bugün birbirinden çok farklı kültürler gibi görünse de tarih bir dönem bu iki halkı aynı hikâyede buluşturmuştur. İran’da Tahran, İsfahan ve Şiraz gibi şehirlerde yaşayan Polonyalı mülteciler hem yeni bir hayat kurmuş hem de kendilerine kucak açan topluma katkı sunmuştur. Romanın satırlarında hissedilen en güçlü duygu ise belki de şu cümlede saklıdır: “Acının dini yoktur.”

Img 3233

Bu nedenle göç hikâyeleri yalnızca acıdan ibaret değildir; aynı zamanda dayanışma ve insanlık hikâyeleridir. Adı Mercan romanı, İkinci Dünya Savaşı’nın çoğu zaman unutulan bir yönünü hatırlatır ve okuyucuyu tarihin tozlu raflarında kalmış bir hikâyeyle yüzleştirir. Roman hakkında daha detaylı değerlendirmemi daha önce blogumda kaleme aldığım yazıda paylaşmıştım; bu yazıda yalnızca bu hikâyenin bugün yaşanan göç tartışmalarıyla kurduğu bağı hatırlatmak istiyorum. Çünkü tarihte yaşanan birçok olay, bugün yaşananların aslında yeni olmadığını gösterir.

Kitap hakkındaki detaylı yorumum için buraya tıkla.

Sanat bu noktada büyük bir rol oynar. Bir tiyatro oyunu, bir şarkı ya da bir roman insanların yaşadıklarını kayda geçirir ve unutulmasını engeller. Cem Karaca’nın Almanya’da bestelediği bir şarkı ile İranlı bir yazarın kaleme aldığı bir roman, farklı zamanlarda yazılmış olsalar da aslında aynı insanlık hikâyesini anlatır. Bu hikâyelerin ortak noktası ise savaşların insan hayatında açtığı derin yaralardır.

Tam da bu nedenle Mustafa Kemal Atatürk’ün savaş ve barış üzerine söylediği sözler bugün hâlâ güçlü bir anlam taşır. Atatürk’ün “Savaş zorunlu olmadıkça bir cinayettir.” sözü, savaşın yalnızca cephede değil toplumların hafızasında da yıkım yarattığını anlatır. Aynı şekilde onun “Yurtta sulh, cihanda sulh.” ilkesi, yalnızca bir dış politika hedefi değil aynı zamanda insanlığın ortak vicdanına yapılmış bir çağrıdır.

Img 3237

Cem Karaca’nın Almanya’da bestelediği bir şarkıdan İran’da Polonyalı mültecileri anlatan bir romana uzanan bu hikâyeler bize basit ama güçlü bir gerçeği hatırlatır: savaşlar unutulmaz, göç hikâyeleri silinmez ve insanların yaşadığı acılar zaman geçse de hafızada yaşamaya devam eder. Belki de bu yüzden sanat var. Çünkü sanat, tarihin unuttuklarını yeniden hatırlatır ve insanlığa aynı hataları tekrar etmemesi için sessiz ama güçlü bir uyarı bırakır.

Sanatın unutturmadığına dair bir örneğe de buradan ulaşabilirsin.

Bir Cevap Yazın

Popüler

GÜVEN GÜRCÜOĞLU sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin