
The Devil Wears Prada evrenine eklenen “Şeytan Marka Giyer 2”, ilk filmin cazibesinin yanından bile geçemeyen bir devam filmi gibi duruyor. Hikâye yeni bir şey söylemek yerine eski formulu tekrar etmeye çalışıyor; karakterler de ilk filmdeki enerjiden oldukça uzak. Kısacası hikâye anlatma ihtiyacından çok, markayı yaşatmak için yapılmış bir devam filmi hissi veriyor.

In die Sonne Schauen / Sound of Falling, aynı çiftligin duvarları arasında sıkışıp kalan dört farklı kuşağın hikâyesini anlatırken; travmanın, suskunluğun ve kadınlık deneyiminin nesiller boyunca nasıl yankılandığını etkileyici bir atmosferle işliyor. Alma, Erika, Angelika ve Lenka’nın birbirinden yıllarca uzak hayatları, aynı duygularda ve aynı görünmez yüklerde birleşiyor.
Film, büyük dramatik çıkışlardan çok bakışlarla, sessizliklerle ve hissettirdiği o ağır atmosferle ilerliyor. Özellikle görsel dili ve zamanlar arasında kurduğu duygusal bağ sayesinde izleyicisini yavaş yavaş içine çeken, sakin ama güçlü bir deneyim sunuyor. Bazı sahneleri bittikten sonra bile zihinde yankılanmaya devam ediyor.

Uykucuyu vizyondayken izlememiştim ama 830.000 küsür hasılat yapınca ve Netflix kütüphanesinde görünce şans vermek istedim.
Türkiyedeki film çöplüğü içerisinde çok kötü bir film diyemesemde potansiyelinin oldukça gerisinde kaldığını düşünüyorum.

Árva / Yetim, 1956 sonrası Macaristan’ın toplumsal atmosferini, bir çocugun kimlik arayışı üzerinden etkileyici biçimde anlatıyor. Annesinin anlattığı idealize edilmiş baba figürüyle, karşısına çıkan gerçek arasındaki çatışma; duygusal olduğu kadar düşündürücü de. Güçlü oyunculukları ve samimi anlatımıyla, uzun süre akılda kalan keşfedilmeyi hak eden bir drama.

Korku türü sadece korkutmakla degil, rahatsız edici bir atmosfer yaratmakla da güçlü oluyor. Obsession da bunu çok iyi sergileyen filmlerden biri.
Türün son dönemde öne çıkan yapımlarından biri olarak, karanlık ve psikolojik hikâyelerden hoşlananlara rahatlıkla önerilebilir.

Backrooms, internet korku kültüründen dogan en ilginç projelerden birini beyaz perdeye taşıyor. Tanıdık ama tekinsiz mekânlarıyla sürekli bir tedirginlik hissi yaratan film, atmosferini korkudan çok bilinmezlik üzerine kuruyor. Özellikle görsel dili ve gerilimi adım adım yükselten anlatımıyla, son yılların en merak uyandıran korku yapımlarından biri olmayı başarıyor. Eğer psikolojik gerilim ve tekinsiz atmosferleri seviyorsanız, Backrooms kesinlikle radarınızda olmalı.

Yüksel Aksu, Dondurmam Gaymak ile kurduğu Ege anlatısını bu filmde de samimi ve sıcak bir dille sürdürmeye devam ediyor. Büyük iddialar peşinde koşmayan; karakterleri, mizahı ve kasaba atmosferiyle keyifli vakit geçirten, temposunu bozmadan ilerleyen bir yapım olmuş.
Filmin en güçlü yanlarından biri ise kuşkusuz Müfit Kayacan. Her zamanki doğal oyunculuğuyla hikâyeye ayrı bir sıcaklık katıyor ve bulunduğu her sahneyi daha inandırıcı hâle getiriyor.
Mükemmel olmasa da Ege’nin sıcaklığını hissettiren, yüzünüzde küçük bir tebessüm bırakan ve sıkmadan izlenen yerli filmlerden biri.




Bir Cevap Yazın