
Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı “You Can See Everything”, uzun zamandır izlediğim en etkileyici belgesellerden biri. Theranos skandalının merkezindeki Elizabeth Holmes’un hapse girmeden önce kapılarını belgesel ekibine açmasıyla başlayan film, insanın kendisini başkalarına nasıl anlattığı üzerine giderek derinleşen, tuhaf ve son derece sürükleyici bir deneyime dönüşüyor.

Nathan Fielder’ın “Nathan for You” ve “The Rehearsal” gibi işlerine aşinaysanız, onun sessizliklerin ve rahatsız edici anların içinden neler çıkarabildiğini bilirsiniz. Nathan Fielder bu ilk filminde kendi hikâyesinin nasıl görünmesini istediğini fazlasıyla önemseyen biriyle, Elizabeth Holmesle karşı karşıya geliyor.

Ama Fielder’ın seyirciyi içine çektiği bir başka anlatı oyunu daha var. Film, Elizabeth’in içinde bulunduğu durumu gösterirken Nathan’ın da ona giderek duygusal bir bağ geliştirdiği hissini yaratıyor. Onu anlamaya çalışmanın, ona yakınlık duymaya dönüştüğü bir sınırda dolaşıyoruz. Bu yakınlık gerçekten oluşuyor mu, yoksa Fielder bizi böyle düşünmeye mi yönlendiriyor? Holmes’un samimiyetini tartarken bir anda Fielder’ın duygularını da çözmeye çalıştığımızı fark ediyoruz.

Nathan’ın zaten belgesel boyunca sorularının ardından gelen bekleyişi , küçük bir gülümsemesi ya da konunun yön değiştirmesi bile başlı başına gerilim yaratıyor.
Huzursuzluk, merak gibi kavramların izleyiciye sonuna kadar geçtiği, bittiğinde üzerine konuşmak, bazı anlara dönüp yeniden bakmak isteyeceğiniz, adı “Her Şeyi Görebilirsin” olsa da gördüklerinizden ne kadar emin olabileceğiniz sorusunun uzun süre sizinle kalacağı son dönemin en akılda kalıcı belgesel işlerinden. Muazzam.
Bu sene En İyi Film Oscar’ına aday gösterilen ilk belgesel olabileceği söylenen You Can See Everything filmini kaçırmayın!




Bir yanıt yazın