Her yıl olduğu gibi bu yıl da okuma hedefimi belirlerken bir sayı belirledim. 60 kitap hedefiyle başladığım yolculuğu 51 kitapla tamamladım. Bu sene planlanan ile gerçekleşen arasında olumsuz yönde bir fark var. Aslında iyi bir okuyucu için sayıların çok bir önemi yok. Kitap okumak sadece sayı yapmak amaçlı değil, nitelikli okumaktır asıl önemli olan. Bu hatırlatmayı da yapmak isterim. Kimi zaman bir kitap elinizde sürünür. Kimi zaman kitabın hacmi kalındır ya da içindekiler ağırdır. Ama ben bu seneye baktığımda her sene olduğu gibi güzel kitaplar okudum. “Lakin İyi Yaşadık” diyor ya Ayşen Aksakal, “Lakin İyi Okuduk” diyebilirim kendi açımdan.
Bu yazıda, yıl boyunca bana en çok ilham veren ve etkilendiğim kitapları iki ana kategoriye ayırarak sizlerle paylaşmak istedim:
Birinci kısımda hayal gücüne yolculuk yaptığım, farklı dünyaları keşfettiğim en iyi romanları, ikinci kısımda da bana yeni bakış açıları kazandıran, kendimi yeni yılda geliştirmemi sağlayacak kitapları ve kurgu olmayan kitapları bulacaksınız.
Listemde toplam 25 kitap var; her biri bana farklı bir pencere açtı ve sizlerin de ilginizi çekeceğini düşünüyorum. Umarım bu seçki, kendi okuma listenizi oluşturmanıza da ilham olur.
Hadi gelin, birlikte bu yılın en iyilerine göz atalım!
* Sıra tamamen karışıktır. İyiden kötüye bir sıralama yoktur.

2025’TE BEĞENDİĞİM 15 KURGUSAL KİTAP
“Ben kurmaca yazmıyorum. Gerçekler icat ediyorum.” Jorge Luis Borges
1-BÖYLE KÜÇÜK ŞEYLER – CLAIRE KEEGAN
Bu sene en beğendiğim romanların başında gelen Claire Keegan’ın Böyle Küçük Şeyler adlı romanı için sadece 100 sayfaya yakın hacmiyle edebiyatta sadeliğin ne denli büyük bir etki yaratabileceğinin kanıtı diye yazmıştım. Bu yorumu yaptıktan bir kaç gün sonra Prof. Dr. Selçuk Şirin’in bu kitap için yazdığı cümle çok hoşuma gitti: “Tek bir kelime fazla yok bu kitapta!”. Bu yorumu okuduğumda gerçekten ne kadar doğru bir tanımlama yapmış dedim kendi kendime. Zira bu kitap biraz daha uzasa çok farklı yerlere biraz daha kısa olsa çok farklı yerlere gidermiş. Çok dozunda yazılmış. Benim bu sene en sevdiğim roman bu oldu ve neden daha önce okumamışım dedim. Sanırım bu sene başlattığım ve kütüphanemdeki kitaplara öncelik verdiğim rafta kalmasın hareketimin ne kadar başarılı olduğunun kanıtı bu kitap oldu.
Hikâye, İrlanda’nın küçük bir kasabasında Noel arifesinde geçiyor. Ana karakter Bill Furlong’un gözünden, sıradan hayatların arasında gizlenen sessiz acılara tanıklık ediyoruz. Keegan, bu küçük kasaba portresini öyle incelikle kuruyor ki, okur yalnızca karakterlerin değil, dönemin toplumsal ve ahlaki yüklerinin de ağırlığını hissediyor. Yazar, katı kurallar ve suskunluk üzerine kurulu bir toplumda, bireysel vicdanın nasıl bir ışık yakabileceğini gösteriyor.
Kitabın en güçlü yanı, dramatik olaylara yaslanmadan derinlik yaratması. Sessizlik, bakışlar ve küçük jestler, Keegan’ın kaleminde koca bir dünyanın kapısını aralıyor. Bu da metni yalnızca bir kasaba hikâyesi olmaktan çıkarıp evrensel bir insanlık sorgulamasına dönüştürüyor.
Az kelime ile çok şey söyleyen kitaplara bayılıyorsanız bu kitap bir çırpıda bitecektir. Ve Keegan artık benim gözümde ne yazsa okurum seviyesine yükselen bir isim oldu ki daha sonra okuduğum Emanet Çocuk kitabı da bunun kanıtlar nitelikteydi.

2-ANNEM ÖLDÜ MÜ – VIGDIS HJORT
Bu sene yaşadığın en güzel gün nedir diye sorsalar sanırım 6 Temmuz derim. O gün sadece bir kitabı elime alıp bitirme kararlılığı gösterdiğim bir gün olmuştu. Zamanı durdurmak istemiştim o gün. Kendimle ve elimdeki kitapla baş başa kalmak istediğim dış uyarıcılardan yoksun bir Pazar günü olsun istedim. Ve iyi ki de öyle oldu. Bunda kararlılığımın yanında çok güzel bir metin okumamın da payı büyük. Ben Hjort’ün Miras kitabını okuduğumda ben nasıl bir metin okudum diye düşünüp etkisinden uzun süre çıkamamıştım. Annem Öldü Mü kitabında da aynısı oldu diyebilirim. Kitap adeta vurdu ve geçti.
Norveçli yazar Vigdis Hjorth, aile kurumunun cilalı yüzeyini kazıdıkça altından çıkan acılarla okurunu baş başa bırakmaya devam ediyor bu romanda da. Miras romanıyla başlayan bu iç hesaplaşma sürecini, Annem Öldü Mü ile daha da derinleştiriyor. Hjorth, bir kez daha aile içi sessizlikleri, duygusal manipülasyonları ve bireysel özgürlüğün bedelini, çarpıcı bir dille edebiyatın merkezine koyuyor.
Roman, ressam Johanna’nın çocukluğundan bugüne taşıdığı aile travmalarıyla başa çıkma çabasını anlatıyor. Johanna, yıllardır uzaklaştığı ailesine dönüp yüzleşme cesareti gösteriyor. Ancak bu dönüş bir hesaplaşmadan ziyade, varoluşsal bir sorgulamaya dönüşüyor: “Ben kimim, annem kimdi ve birbirimize ne yaptık?”
İskandinav edebiyatının nordik noir denilen kasvetli polisiyelerinin yanında böyle güzel isimlere ve metinlere rastlamak keyif verici.

3-LONDRA’NIN SON KİTAPÇISI – MADELINE MARTIN
Ben savaşların etkisini tek bir mekan ya da tek bir kişi üzerinden anlatan romanlara bayılıyorum. Bazen küçük bir resim büyük resmi görmemize olanak sağlıyor. Madeline Martin‘in Londra’nın Son Kitapçısı kitabı da adından anlaşılacağı gibi savaşın psikolojisini bir kitapçı üzerinden aktarıyor ve oldukça başarılı yapıyor bunu.
Kitabın arka planı II. Dünya Savaşı’nın gölgesindeki Londra. Bombardımanlar, kayıplar, korku ve belirsizlik… Ama bu karanlığın içinde bir kitapçı var: hayatta kalmanın ötesine geçen bir direniş alanı gibi. Sadece kitapların satıldığı bir yer değil burası; zamanla büyüyen hatta savaşın ortasında ayakta kalan son kitapçı olarak kendisine sığınanlara umut dağıtan, hikâyelerle sarıp sarmalayan bir liman adeta.
Romanın merkezinde kitaplarla kurduğu bağ sayesinde sadece kendi değil, çevresindeki insanların da hayatına dokunan bir karakter var. Bu bağ, savaşın ortasında bile insanı insan yapan şeylerin dayanışmanın, umudun, hikâyelerin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor.
Bu sene bana zamanı unutturan romanlardan biri oldu.

4- SEMMELWEIS – LOUIS FERDINAND CELINE
Ignaz Semmelweis, doğum sonrası ateşin (lohusa humması olarak da biliniyor) birkaç vaka dışında, doğum kanalına dışarıdan bulaşan bir enfeksiyondan kaynaklandığını ve bunun, doğum yapan anneleri muayene etmeden önce kadın doğum uzmanlarının ve ebelerin ellerinin klorlu dezenfeksiyonuyla önlenebileceğini ilk gösteren Macar bir kadın doğum uzmanı. Louis-Ferdinand Céline de Semmelweis’i kaleme almış bu kısa romanda.
Benim bu romanı sevmemdeki neden sadece güzel bir metin olması değil, aynı zamanda biyografisi anlatılan Semmelweisin gerçekleştirdiği buluş oldu. Bir buluş yapıyorsunuz buluşunuz tamamiyle antiseptik bir buluş. Yani tamamen el yıkanması gerektiği üzerine. Ve binlerce kadının doğum esnasında ölmesini engelliyorsunuz. Hijyenik bir buluşu bulunduğunuz dönem itibariyle-ki hiç kolay değil-kabul ettirmeye çalışmak özellikle ego savaşlarının olduğu akademik bir camiada ve o dönemde hiç kolay değil.
Bilim tarihine ilgi duyanlar için: Tıpta devrim yaratan ancak yaşarken değeri bilinmeyen bir dahinin öyküsü Semmelweis. Edebi bir anlatım isteyenler için Céline’in güçlü üslubu, bu biyografiyi klasik bir anlatıdan çok daha öteye taşıyor. Tıp dünyasının zorluklarını görmek isteyenler için se bilimin ilerlemesinin sadece keşiflerle değil, aynı zamanda sistemle mücadeleyle de mümkün olduğunu gösteriyor.
Ben bu romanı okuduktan sonra bahsi geçen bilimadamının hayatını daha da merak ettim ve yıl içinde ara ara araştırmalar da yaptım. Çok keyifliydi yeni biri ile tanışmak gibiydi. Mutlaka okuyun. Hap gibi çabucak bitebilecek bir eser.

5-SABAHIN ÜÇÜ – GIRANCIO CAROFIGLIO
Sabahın Üçü, bir baba ile oğlunun iki gün boyunca uyumadan geçirdiği kırk sekiz saatlik bir yürüyüşe ve sohbete odaklanıyor. Epilepsi hastası Antonio’nun tamamen iyileşip iyileşmediğini anlamak için doktorlar 24 saat uykusuz kalması gerektiğini söylüyor. Antonio ve babası il dışındaki bir hastanedeler ve baba oğluna bu 48 saat uykusuzluğunda eşlik ediyor.
Bu kırk sekiz saat boyunca baba oğul; müzikten felsefeye, aşktan matematiğe kadar hayatın en temel meseleleri üzerine konuşuyor, sokakları adımlarken birbirlerine ilk kez gerçekten yaklaşıyorlar. Ve biz okurlar olarak, bu sade ama derinlikli yolculuğa tanıklık etme şansı yakalıyoruz.
Bu sene bir baba ile oğulun sohbetine denk geldiğim bir romanı okuduğum için müteşekkirim. Grancio Carofiglio çok güzel bir fikri çok güzel bir edebi anlatı ile süslemiş. Bayıldım.

6-BELKİ – SEMA SOYKAN
Sema Soykan’ı ilk kez “Keşke” romanıyla tanımıştım. Köy Enstitüleri’ni iki idealist öğretmenin hayatı üzerinden anlatırken geçmişin tozlu raflarına değil, canlı ve çarpan bir yüreğe dokunuyordu. Belki romanında ise o kalemi “Anavatan’daki Keşkeler”den alıp “Yavruvatan’daki Belkiler”e taşımış.
1958-1974 yılları arasında Kıbrıs’ta yaşanan politik karmaşa, etnik çatışmalar, göçler ve aşk hikâyeleri çarpıcı bir şekilde harmanlanıyor. Roman, tarihin tozlu sayfalarına sıkışmış acıları, bireylerin duygu dünyası üzerinden yeniden gün yüzüne çıkarıyor.
Belki, unutturulmaya çalışılan gerçeklerin, bastırılan duyguların ve sessiz çığlıkların romanı. Edebiyatın toplumsal hafızayı diri tutma gücünü görmek isteyenler için kıymetli bir okuma. Kıbrıs tarihini bir ders kitabından değil, bir insanlık hikâyesi üzerinden deneyimlemek isteyen herkes için “Belki” kesinlikle okunmalı.

7-KANADA – RICHARD FORD
Ben bu sene aile trajedileri çok okumuşum sanırım. Annem Öldü Mü romanındaki gibi bir trajedi de Kanada romanında vardı. Bu sefer bir yüzleşme değil direkt aile içinde bir trajedi ile karşı karşıyayız. Kanada romanında uzun bir zaman dilimine yayılan on beş yaşındaki Dell Parsons’ın gözünden anlatılan bir aile trajedisi, okura hem duygusal hem düşünsel olarak güçlü bir deneyim sunuyor. Dell ve ikiz kız kardeşi Berner’ın hayatı, anne ve babalarının umutsuz bir banka soygununa kalkışmasıyla altüst olur. Bu dramatik kırılma, romanın temel çatısını oluştururken, Ford’un ustaca işlediği atmosfer, karakterlerin içsel çatışmalarını derinleştiriyor. Anne Neeva’nın çocuklarını sınır ötesine, Kanada’ya göndermesiyle başlayan ikinci perde, Dell’in bilinmezliklerle dolu yeni hayatına evriliyor.
Kalın bir kitap olmasına rağmen çok hızlı akan elinize aldığınızda kolay kolay bırakılamayan bir eser Kanada. Bunda çevirmen Umay Öze‘nin de payı büyük.

8-KAYIP HATIRALAR MÜZESİ – ALYA BARUTOĞLU
Bazı kitaplar vardır; okurunu yalnızca bir hikâyeye değil, aynı zamanda zamanın içinde unutulmuş duygulara, eşyaların ardındaki insanlara ve belleğin gizli odalarına doğru bir yolculuğa çıkarır. Alya Barutoğlu’nun Kayıp Hatıralar Müzesi tam da bu tür romanlardan biri. Sessizce anlatılan bir hikâyenin ne kadar gürültülü yankılar bırakabileceğini gösteren bu eser; kayıplar, hatıralar, rastlantılar ve ikinci şanslar üzerine incelikle kurgulanmış dokunaklı bir anlatı sunuyor.
Roman, dedesi Sinan’ın vefatıyla sarsılan genç bir adam olan Deniz’in, ona vasiyet edilen antikacı dükkânıyla yüzleşmesiyle başlıyor. Ancak bu, sıradan bir devralma hikâyesi değil. Sinan Bey yalnızca eşyaları bırakmamış; her birinin ardında bir hikâye, bir zaman, bir insan ve bir adres bırakmış. Ve bu adresleri titizlikle not aldığı bir defter…
Deniz’in görevi bellidir: Bu defterdeki notlara sadık kalarak eşyaları, bir zamanlar onları getiren sahiplerine ya da onların mirasçılarına ulaştırmak. Ancak bu yolculuk, tahmin edileceği gibi, yalnızca fiziksel bir iade süreci değildir. Her eşya bir kapı aralar; bir anıya, bir sevdaya, bir pişmanlığa ya da geçmişte yarım kalmış bir cümleye…
Alya hanım enfes bir kurgu yaratmış. Fikir olağanüstü. Kitap benim gibi antika mağazalarını gezmeye meraklı tarih seven insanı da yakalıyor. Sanki bir dizi izliyoruz. Genel kurgu aynı ama her bölümde farklı bir insan hikâyesine dokunan. Ben bayıldım. Alya hanımın sanırım bu ilk romanı ama bence yazmaya devam etsin.
Kitabın arka yüzünde de belirttiği gibi:
“Kayıp Hatıralar Müzesi’nde Leyla ve Deniz, kaybolduğu düşünülen hatıraları sahiplerine kavuşturup yenilerine yol açarken, sizi de İstanbul sokaklarında sıcacık bir hikâyeye davet ediyor.“

9-GÖKYÜZÜNDE NEHİRLER VAR – ELİF ŞAFAK
Benim bu sene okuduğum yerli romanlar içerisinde tartışmasız en iyisi Elif Şafak‘ın Gökyüzünde Nehirler Var romanı. “Su hatırlar. Unutan insandır.” diyor Elif hanım ve romanı okuduktan sonra bunu daha net anlıyorsunuz.
Kitap üç olağanüstü hayatı bir araya getiriyor:
Arthur, Viktorya dönemi Londra’sında yoksulluktan kurtulmaya çalışan, parlak hafızasıyla dünyalara açılan bir çocuk. Onun kaderini belirleyen şey, Ninova’nın kalıntılarına dair bir kitap oluyor. Narin, 2014’te Dicle kıyısında yaşayan bir Ezidi kız. Sağır olmadan önce kutsal Laleş’te vaftiz edilmek üzere yola çıkıyor; savaşın gölgesinde hem hayatta kalmayı hem de kimliğini korumayı öğreniyor. Züleyha, 2018 Londra’sında kalbi kırık bir hidrolog. Thames Nehri üzerindeki yüzen evine sığınırken, geçmişle ve memleketiyle kurduğu bağ onu bambaşka bir yola çıkarıyor.
Bu karakterler, Mezopotamya’nın antik şehri Ninova’dan günümüz Londra’sına, Laleş Vadisi’nden Thames kıyılarına uzanan geniş bir coğrafyada buluşuyor. Hepsinin yolunu kesiştiren şey ise suyun belleği ve Gılgamış Destanı’nın kayıp parçaları.
Benim en sevdiğim yanı, bu romanın aslında içinde birçok roman barındırması. Arthur’un hikâyesi başlı başına bir dönem romanı, Narin’in yolculuğu bir savaş ve hayatta kalma öyküsü, Züleyha’nın arayışı ise modern bir yalnızlık romanı gibi. Sayfaları çevirdikçe sanki birden fazla kitabı aynı anda okuyormuşum hissi verdi. Sonunda ise bu ayrı dünyalar aynı nehirde birleşiyor ve ortaya bütünlüklü, tek bir büyük hikâye çıkıyor.
Elif Şafak’ın bu romanı hacimine göre oldukça akıcı bir çırpıda biten bir eser oldu.

10- BİRBİRİMİZE HER ŞEYİ SÖYLEYEBİLİRDİK – JUDITH HERMANN
Eğer iç dünyanızda dolaşan sorulara edebi bir yankı arıyorsanız, Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik sizi suskunlukların dile geldiği bir yolculuğa davet ediyor.
İlk kez okuduğum Judith Hermann’ın diline bayıldım. Kendisi bana yeni yılda da diğer kitaplarını okutacak gibi.

11-GÜNBATIMINDA, HWANG SOK-YONG
Natsume Soseki‘den Madenci, Yu Hua‘dan Kanını Satan Adam ve niceleri. Geriye baktığımda görüyorum ki her sene bir Uzakdoğu edebiyatı benim okuma yolculuğuma eşlik etmiş. Uzakdoğu edebiyatının yalın ama derinlikli anlatılarını çok seviyorum. Hwang Sok-yong’un “Günbatımında” romanı da bu çizgide beni etkileyen kitaplardan biri oldu. Modernleşme arzusuyla hızla dönüşen bir ülkenin geride bıraktığı hayatları, kırık hikâyeleri ve kaybolan bir zamanı ustalıkla anlatıyor.
Hani ana karakterin seneler sonra köyüne ya da gençliğini yaşadığı eski mahallesine döndüğü diziler olur ya, karakteri geçmişine götüren işte tam da öyle bir roman bu. Dokunaklı bir roman olmasına rağmen yalın ve sade anlatımı ile ajitasyona kaçmadan okuyucuya derdini anlatan bir iş.

12-YEŞİL MÜREKKEP, OSMAN BALCIGİL
Osman Balcıgil‘in hemen hemen tüm romanlarını okudum ama arada rafta bekleyen kitapları da vardı. Bunlardan biri de ne zamandır okumak istediğim ve rafta kalmasın hareketimle benimle buluşan romanı Yeşil Mürekkep oldu. Yeşil Mürekkep ünlü yazarımız Sabahattin Ali’nin hayatına eğiliyor. Roman, Sabahattin Ali’nin fırtınalı hayatını, titiz bir araştırmacı kalemle ve sürükleyici bir üslupla okura sunuyor.
Roman eşi Aliye hanım ve kızı Filiz ile sınırlı kalmıyor elbette. Ali’nin eğitim hayatından öğretmenlik mesleğine, dönemin sancılarından Aziz Nesin ile çıkardığı Marko Paşa dergisine kadar derinlemesine bir biyografi sunuyor.
Roman ismini Sabahattin Ali’nin yazılarını, şiirlerini, kitaplarını yazdığı yeşil mürekkepli kaleminden alıyor. Yazarlara ilgisi olan biri olarak hayatlarına dair bazı şeyleri bilsem de bu romanda bilmediğim birçok şeyi öğrenmiş oldum.

13-NAİF, SÜPER – ERLEND LOE
Bazı kitaplar, fazla söze gerek duymadan, basit cümlelerle insanın ruhuna dokunur. İşte Erlend Loe’nin “naif. süper” romanı da tam olarak böyle bir eser. 1996’da yayımlandığında Norveç’te büyük ilgi gören ve yıllar içinde kültleşen bu roman, sade, eğlenceli ve bir o kadar da melankolik bir anlatımla hayatın anlamını sorgulayan genç bir adamın hikâyesini sunuyor.
Kitabın anlatıcısı, 25 yaşında, hayatının tam ortasında ama bir o kadar da bir şeylerin kıyısında hissettiği bir noktada. Kendi deyimiyle “boşlukta asılı” kalmış bir halde. Çevresindeki her şey hızla akarken, onun tek istediği biraz durmak ve hayatını anlamlandırmak. İşte bu yüzden her şeyi bırakıp ağabeyinin evine yerleşiyor ve bir çocuk gibi en temel sorulara geri dönerek hayatı yeniden keşfetmeye çalışıyor.
Bu süreçte oyuncaklarla oynuyor, liste yapıyor, insanlarla minimum düzeyde iletişim kuruyor ve en önemlisi düşünmek için bolca zaman harcıyor. Ama bu düşünceler karamsar ya da bunaltıcı değil; aksine, ironik bir mizahla süslenmiş, yalın ama derin bir sorgulama.
Anlatım tarzına bayıldığım bir roman oldu Erlen Loe’nin Naif, Süper’i. Aynı zamanda kitabın ana karakteri naif kahramanımız sayesinde de çok güzel İskandinav şarkıları keşfettim.

14-KARGO – A.M.OLLIKAINEN
Beni bilen bilir. Ben gerek film anlamında gerekse de edebiyat anlamında Nordic Noir dedikleri İskandinav polisiyelerine hastayım. Bir kitap görmeyeyim bu konuda hemen atlıyorum üzerine. Kargo da bir Finlandiya polisiyesi ancak romanı okuduktan sonra ben biraz daha İskandinav gerilimine (Nordic suspense) kısmına daha çok oturttum.
Kargo, Finlandiyalı yazar A.M. Ollikainen’in kapalı mekân gerilimini merkeze alan, kısa ama yoğun bir romanı. Uluslararası sularda yol alan bir kargo gemisinde geçen hikâye, az sayıdaki karakter üzerinden insan psikolojisini, suçun doğasını ve vicdan kavramını katman katman açıyor. Ollikainen, dar alan hissini ustalıkla kullanarak okuru giderek artan bir tedirginliğin içine çekiyor. Ben bu tedirgin atmosfere bayıldım. Atmosferi ve ritmiyle küçük bir alanda büyük bir gerilim kurmayı başaran etkileyici bir modern noir örneği olmuş.

15-2666-ROBERTO BOLANO
Bazı kitaplar vardır okursunuz ve sonra dersiniz ki neden ben bu kitabı okumakta bu kadar geciktim. Roberto Bolaño’nun 2666 adlı romanı da bunlardan biri oldu.
Roman, 20. yüzyılın sonundaki şiddet, kötülük ve anlam arayışını merkeze alan, beş bölümden oluşan çok katmanlı bir kitap. Meksika sınırındaki hayali Santa Teresa kentinde işlenen ve çözülemeyen kadın cinayetleri etrafında şekillenen roman, edebiyat eleştirmenlerinden gazetecilere, akademisyenlerden sıradan insanlara uzanan geniş bir karakter evreniyle modern dünyanın vicdansızlığını ve kayıtsızlığını gözler önüne seren enfes bir anlatı.
Bolaño, 2666’da edebiyatı hem bir kaçış hem de yüzleşme alanı olarak kullanarak okuru rahatsız edici ama unutulmaz bir deneyime davet ediyor.

Farkındalık yaratan kitaplara geçmeden önce kısa bir not: Bu sene beğendiğim kitaplar kadar bende hayal kırıklığı yaratan da çok kitap oldu. Fakat bir kitap var ki arada kalan bir kitap oldu:
HACİM HESABI ÜZERİNE-SOLVEJ BALLE
Hacim Hesabı Üzerine kitabı Danimarkalı yazar Solvej Balle’nin yanılmıyorsam ilk 3 cildi ile Booker Ödülü alan kitabı. Bu kitabın ilk cildini yayınladı İş Bankası Kültür Yayınları. Kitap hiç kötü değil fakat henüz 1. cildi olduğundan olsa gerek sevip sevmeme noktasında çok arada kaldığım bir roman oldu. Yineliyorum kurgusu ve dili şahane ancak diğer ciltleri Türkçeye kazandırıldığında tamamını okursam net bir fikir ortaya çıkar.
Merak edenler için konusuna da değineyim. Romanın anlatıcısı Tara, 18 Kasım gününde takılıp kalıyor. Takvim ilerlemiyor. Dünya aynı günü tekrar etmiyor. Aynı gün kesintisiz biçimde sürüyor. İnsanlar, mevsimler, sistemler akmaya devam ederken Tara için zaman genişliyor ama ilerlemiyor.
Bu ilk kitapta da yazar bu tuhaf durumun nasıl başladığını açıklamıyor, duruma uyum sağlama sürecini ele alıyor. “Bu neden oldu?“ yerine “Zaman ilerlemiyorsa, hayat nasıl yaşanır?” sorusunu ele alıyor.
Hadi bu romana da mansiyon ödülü vermiş olalım.
Okursanız siz de hak vereceksiniz bana ve diğer ciltleri bir görelim diyeceksiniz.

2025’TE BEĞENDİĞİM 10 FARKINDALIK YARATAN VE KURGU DIŞI KİTAPLARI
1-ANITKABİR’İN ŞİFRESİ – TAHA SERGEN ERGEÇ & SEYİT ALİ ERGEÇ
Bu kitabı dayım sayesinde keşfettim ve iyi ki de keşfetmişim. Kendisine teşekkür ediyorum. Taha Sergen Ergeç ve Seyit Ali Ergeç’in birlikte kaleme aldığı Anıtkabir’in Şifresi, sadece bir anıt mezarın değil, aynı zamanda Türk milletinin hafızasına kazınmış bir liderin arkasında yatan anlam yüklü mimarinin izini süren etkileyici bir eser.
Kitap, Anıtkabir’in sıradan bir yapıt olmadığını, her ayrıntısının özenle düşünülmüş birer sembol olduğunu büyük bir titizlikle ortaya koyuyor. Yazarlar, Anıtkabir’i sanki bir şifre gibi ele alıyor ve bu şifrenin ardında yatan derin anlamları okuyucuya adım adım aktarıyor.
Ben bu kitabı okurken sık sık notlar da aldım. Rasattepe’nin rakımının 905 olmasının sebebinin Atatürk’ün vefat saati olan 09:05’i simgelemesi olduğunu, Anıtkabir’in TBMM’ye olan uzaklığı 1920 metre olarak belirlenmesinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış yılı olan 1920’ye doğrudan bir gönderme olduğunu, kabrin 26 basamaklı giriş merdiveninin 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni simgelediğini, üstelik 14 + 12 basamak olarak ikiye bölünmesi ve ardından gelen 5 ek basamağın da Yunan ordusunun 5 gün süren bozgununa dikkat çekmek için yapıldığını öğrendim. Bunlar sadece girizgah. Kitapta daha bir dolu mimarlık, matematik ve tarihin kesiştiği noktalar var ki bayıldım. Da Vinci gelde şifre gör kardeşim demek istedim.

2-BU KAFKA MI? 99 KEŞİF – REINER STACH
Bazen anlam veremediğim kafkaesk cümleleri olsa da ben Kafka’nın edebiyatını ve kalemini seven biriyim. “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerinden uyandığında kendini yatağında dev bir böcek olarak buldu.” diyor. Kim böyle bir fikirle gelir ki. Üstelik bu dönüşüm sadece fiziki değil mental de olursa. Dava, Milena’ya Mektuplar… Hangi birini sayacaksın.
Kafka benim romanları dışında da ilgimi çeken ender yazarlardan. Seneler önce Trt’de yayınlanan ve her hafta bir sanatçının hayatını farklı bir yerli sanatçımızın anlattığı Kentler ve Gölgeler diye bir program vardı. Burada Kafka’nın enteresan yaşamını sevgili Derya Alabora Kafka’nın yaşadığı Prag’dan aktarmıştı bizlere. Babası ile ilişkisi başta olmak üzere çok enteresan bilgiler edinmiştim. Yıllar içerisinde de Kafka üzerine araştırmalar yapmaya devam ettim. Hâl böyle olunca da yazar hakkında çok şey okumuş oldum fakat Reiner Stach’ın 99 Keşfi bu zamana kadar okuduklarım içerisinde en kapsamlı olanıydı.
Reiner Stach, dünya edebiyat çevrelerinde Kafka’nın yaşamı üzerine uzmanlaşmış bir Kafka biyografi yazarı. Bir yazarın üzerine uzmanlaşılabilirmiş ben kitabı okuduktan sonra bunu net bir şekilde gördüm.
Hiç bu kadar “insan” bir Kafka okumamıştım. Her bir keşif, onun yazdıklarına bir adım daha yaklaşmamı sağladı. Kitap; detaycı, incelikli ve yer yer eğlenceli bir üslupla dolu. Kafka severlerin ve bir yazar keşfetmek isteyenlerin kitaplığına mutlaka girmeli.
Ayrıca yazar her bir keşfi birbirinden ayırmış bu da okuma zevkini artıran bir unsur olmuş.

3-DÜRTME – RICHARD H. THALER & CASS R. SUNSTEIN
Ekonomi deyince akla çoğunlukla sayılar, grafikler ve veriler gelir. Ancak son yıllarda ekonomiye yön veren en çarpıcı fikirlerin çoğu artık rakamlarla değil, insan davranışlarıyla ilgileniyor. “Davranışsal ekonomi” dediğimiz bu alan, sadece para piyasalarını değil, günlük kararlarımızı da etkileyen yepyeni bir bakış açısı sunuyor. Richard H. Thaler ve Cass R. Sunstein‘in birlikte yazdıkları Dürtme kitabı da ekonominin insan davranışlarına odaklanan türünden çok güzel bir kitap. İkili davranışsal ekonomiye yaptığı katkılarla 2017’de Nobel Ekonomi ödülüne de layık görülmüşler.
Kitap, insanların kararlarını tamamen özgür iradeleriyle almalarına izin vermeliyiz fakat onları “hafifçe dürterek” daha iyi seçimler yapmalarına yardımcı olabiliriz diyor.
Hollanda, Amsterdam Schiphol Havalimanında erkeklerin pisuvarlara yapıştırılan sinek görselini hedef alması sağlanarak temizlik maliyetlerinin düşmesi gibi dürtme kavramını ekonomi ile harmanlayan çok güzel de örnek olaylar var kitapta.

4-İŞ BANA DÜŞER – SARA KUBURIC
Sara Kuburic ile ilk tanışmam kendisinin sosyal medya hesabı olan Millennial Therapist sayfası ile oldu. Sosyal medyada yaptığı paylaşımları kendime çok yakın buldum. Kitapçıda gezinirken de kitabının ülkemizde de çevrildiğini görünce hemen almak istedim.
Kitap adından da anlaşılacağı gibi kendi hayatının sorumluluğunu almak üzerine dürüst bir karşılaşma sunuyor. Kitabı okurken bazı cümlelerde durup defalarca düşündüm. Özellikle şu cümle benim için dönüm noktası gibi oldu: “Kendimizi kaybettiğimiz yerde, başkalarını suçlamaya başlarız.” Bu kadar yalın ve doğrudan bir gerçekliği bu kadar güzel anlatabilmek, Kuburic’in hem terapist kimliğinin hem de iyi bir yazar oluşunun göstergesi.
Kendi hayatımda yaşadığım bazı çatışmalarda artık sürekli dış koşulları suçlamanın bana bir şey kazandırmadığını fark etmiştim. Ama bu kitapla birlikte, o farkındalığın pratiğe dönüşmesi için içsel bir güç de kazandım. Evet, değişim sancılı, evet her şey hemen çözülmüyor ama “iş bana düşüyor” diyebilmek, başlı başına bir özgürlük.
Hayatının bir döneminde yönünü kaybetmiş hissedenler, sürekli aynı döngüleri yaşayan ama nedenini çözemeyenler, kendine karşı daha dürüst ve nazik olmak isteyenler, kendi kimliğini, ilişkilerini ve yaşam tarzını yeniden sorgulamak isteyen herkes için İş Bana Düşer çok güzel bir anlatı.

5-BIRAK YAPSINLAR TEORİSİ – MEL ROBBINS
Bu sene çoğu yerde karşıma çıkan ve herkes tarafından tavsiye edilen bu kitabı ben de okumak istedim. Mel Robbins aslında çok meşhur ve kendi kitlesi olan biriymiş. Ben çok sonradan öğrendim bunu. Bırak Yapsınlar Teorisi kitabında da açıkcası teorisini merak ettiğim için aldım ve iyi ki almışım dedim.
Mel Robbins’in “Bırak Yapsınlar Teorisi, hayatımızdaki en hafifletici yaklaşımlardan biri. Temel fikir çok basit: İnsanları değiştirmeye çalışmayı bırak, onları oldukları gibi kabul et. Çünkü her seferinde müdahale ettiğimizde, hem kendi enerjimizi tüketiyor hem de karşı tarafa doğal olma alanı tanımıyoruz.
Bırak yapsınlar demek; her şeye onay vermek ya da pasif olmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, sınırlarımızı korurken başkalarının seçimlerine saygı duymak anlamına geliyor. Biri yanlış bir karar mı veriyor? Onun deneyimi, onun sorumluluğu. Bizim görevimiz ise sürekli “doğruyu gösteren tabela” olmaktan vazgeçip, kendi yolculuğumuza odaklanmak.
Özellikle ebeveynler bu kitaptan çok şey öğrenecekler. Ben özellikle kitabın girişindeki oğlunun mezuniyet teorisi üzerinden yaptığı anlatıma bayıldım. Ve gerçekten bu kitap bana çevrem konusunda aşırı kaygılanmamam gerektiğin farkındalığını da yarattı.

6-JAMES C. SCOTT – TAHILA KARŞI : İLK DEVLETLERİN DERİN TARİHİ
Bu sene iyi ki okumuşum dediğim kitapların başında James C.Scott‘un Tahıla Karşı kitabı var. Açıkcası çok sıkıcı bir kitap okuyacağımı düşünürken harika bir kitap okuduğumu fark ettim. Sayfaları nasıl merakla çevirdiğim hâlen gözümün önünde.
Kitaba gelecek olursam, adından da anlaşılacağı gibi kitap bize tahıl üzerinden bir tarih anlatısı sunuyor ama bunu tersyüz ederek yapıyor ki kitabı sevmemdeki ana unsur bu oldu.
Çoğu tarih kitabında karşımıza çıkan klasik hikâye, insanlığın göçebe avcı-toplayıcı yaşamdan tarıma geçtiği, yerleşik hayata kavuştuğu ve devletlerin doğuşuyla uygarlığın başladığı yönündedir. Bu anlatı, genellikle doğal ve kaçınılmaz bir ilerleme olarak sunulur. Scott ise bu hikâyeyi tersyüz ederek devletin ortaya çıkışının bireyler için her zaman bir kazanım değil, çoğu zaman kayıp anlamına geldiğini savunuyor.
Scott’a göre tarıma geçiş, sanıldığı gibi bolluk ve güvenlik getirmedi. Aksine göçebe toplulukların çeşitlilik içeren beslenme düzeni ve daha esnek yaşam biçimi, yerleşik hayatta tek tip tahıla dayalı beslenme ve yoğun emekle değiştirildi. Bu durum sağlık sorunlarını artırırken, bireyleri daha çok çalışmaya ve belli bir coğrafyaya bağımlı olmaya zorladı. Tarım devriminin asıl işlevi insanlara daha iyi bir yaşam sunmaktan çok, devletlerin doğuşunu mümkün kılmak oldu.
Kitap, tarihe farklı bir gözle bakmak isteyenler için ufuk açıcı bir eser; özellikle de devletin ne kadar “doğal” veya “kaçınılmaz” bir kurum olduğunu sorgulamak isteyenler için.

7-YARATICI EYLEM – RICK RUBIN
Rick Rubin, modern müzik tarihinin en etkili ve sıra dışı prodüktörlerinden biri. Açıkcası kitabı bu insan ne yazmış diye almıştım.
Rick Rubin’in yaratıcılığı bir beceri ya da üretim tekniği olarak değil, hayata karşı geliştirilen bir algı ve dikkat hâli olarak ele aldığı kısa ama yoğun bir metin Yaratıcı Eylem. Kitabın merkezinde “ne ürettiğin” değil, nasıl bir zihinle yaşadığın fikri var. Rubin’e göre yaratıcılık zorlanarak çağrılan bir şey değil, sessizlikle, farkındalıkla ve sabırla alan açıldığında kendiliğinden beliren bir akış; bu yüzden sonuçtan çok süreç, mükemmelden çok samimiyet, eklemekten çok sadeleştirmek kıymetli.
İç eleştirmeni susturup sezgiyi öne almak, dış dünyayı dikkatle dinlemek ve her deneyimi potansiyel bir ilham kaynağı olarak görmek kitabın ruhunu oluşturuyor. Bir “nasıl yapılır” rehberi olmaktan ziyade, Rubin’in yıllara yayılan üretim pratiğinden süzülen bir yaratıcı varoluş manifestosu olarak, okuru daha çok üretmeye değil, daha açık yaşamaya davet ediyor.
İlk başta bir müzik prodüktörü olarak müzik temalı bir yaratıcılığı daha yoğun yaşayacağım bir kitap olacağını düşünürken oldukça ufuk açıcı bir kitapla karşılaştım.

8-NORMAL EFSANESİ – GABOR MATE
Son dönemde makalelerini ve kitaplarını severek okuduğum, belgesel çalışmalarını severek izlediğim biri var: Dr. Gabor Mate. Kendisi 20 yıllık aile hekimi ve palyatif bakımda uzman olan emekli bir tıp doktoru. Kendisi son dönemlerde dünyayı dolaşıp, çocuk gelişimi, sağlık, stres ve travma hakkında konuşuyor ve eğitimler veriyor.
Gabor Mate Normal Efsanesi adlı bu kitapta günümüz toplumunda “normal” kabul edilen yaşam tarzlarının aslında insan doğasına aykırı ve sağlıksız olduğunu savunuyor ve kronik stresin, bastırılmış duyguların ve çocuklukta yeterince görülüp duyulmamanın hem ruhsal hem de fiziksel hastalıkların temelinde yer aldığını anlatıyor. Maté, hastalıkları bireysel bir kusur ya da zayıflık olarak değil, bedenin ve zihnin zorlayıcı koşullara verdiği anlamlı tepkiler olarak ele alıyor ve travmayı yalnızca büyük sarsıcı olaylarla değil, sevgi, güvenlik ve kabul eksikliğiyle de ilişkilendiriyor.
Kitap, iyileşmenin “normale uyum sağlamak”la değil, kişinin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi, duygularıyla temas kurması ve şefkatli ilişkiler geliştirmesiyle mümkün olduğunu vurgulayarak, okuru toplumun dayattığı normları sorgulamaya ve daha bütünlüklü bir yaşam anlayışına yönlendiren ve yine bu sene iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan oldu.

9-SAÇMALIKLAR ÇAĞI – MICHAEL FOLEY
Saçmalıklar Çağı gerek sosyal medya da gerek takip ettiğim kültür sanat sitelerinde gerekse de takip ettiğim podcastlerde öneri olarak sıkça karşıma çıkan bir kitap oldu. En sonunda bir gün e-kitap okuyucumu karıştırırken karşıma çıkınca şans verdim okumak için.
Saçmalıklar Çağı kitabında Michael Foley modern hayatın hız, başarı, sürekli mutluluk ve verimlilik takıntısıyla nasıl saçma ama fark edilmeden normalleşmiş bir hâl aldığını anlatıyor. Foley’e göre çağımızın insanı büyük idealler, kişisel gelişim sloganları ve “daha iyi bir ben” vaatleri arasında sıkışırken, hayatın kaçınılmaz çelişkileriyle yüzleşmek yerine onları parlatılmış kavramlarla örtmeye çalışıyor.
Kitap, mutluluğun zorunlu bir hedefe dönüştürülmesini, acının patolojikleştirilmesini ve sıradan insan deneyimlerinin küçümsenmesini eleştirerek, antik felsefeden edebiyata uzanan örneklerle kusurlu olmanın, çelişkilerle yaşamanın ve saçmalığı kabul etmenin insanı daha sahici kıldığını savunuyor. Foley, anlam arayışını büyük cevaplarda değil, beklentileri azaltmakta, ironi geliştirmekte ve hayatın düzensiz doğasıyla barışmakta buluyor ve böylece okuru “daha iyi” olmaya değil, daha gerçek olmaya davet ediyor ve tüm bunları enfes bir anlatı ile yapıyor. Ba-yıl-dım!

10-PARANIN PSİKOLOJİSİ – MORGAN HOUSEL
Paranın Psikolojisi adlı kitabında Morgan Housel, para konusundaki kararlarımızın matematiksel zekâdan çok insan psikolojisi, alışkanlıklar ve duygular tarafından belirlendiğini anlatıyor. Housel’e göre insanlar parayla ilgili hataları bilgi eksikliğinden değil, korku, açgözlülük, kıyaslama ve sabırsızlık gibi insani refleksler yüzünden yapıyor. Bu yüzden Housel’e göre finansal başarı yüksek getiri peşinde koşmaktan çok, istikrar, sabır ve riskleri hayatta kalacak şekilde yönetebilme meselesi.
Kitap, zenginlik ile refah arasındaki farkı vurguluyor ve çok para kazanmanın değil, parayı kaybetmemeyi bilmenin ve kendi “yeter” noktanı tanımlamanın önemini öne çıkarıyor. Büyük finansal hamlelerden ziyade küçük ama tutarlı davranışların uzun vadede belirleyici olduğunu savunan Housel, okuru piyasanın değil, kendi psikolojisinin farkına varmaya davet ederek parayı kontrol etmenin aslında kendini kontrol etmekten geçtiğini gösteriyor.
Genelde tutumlu olmaya çalışan bir insan olarak bu kitap bana ilaç gibi geldi. Zira tutumlu olmak bu kitabın omurgası.

Geçen senelerdeki kitapların listelerine de kitap kategorisinden ulaşabilirsiniz.





Bir Cevap Yazın