“Bu akşam vakti deniz,
O bütün hasretimiz
Sanki gelmiş de dile
Nedametin sesiyle,
Çarparak kayalara
Yetmez mi diyor deniz,
Karada çektiğiniz?“
Cahit Sıtkı Tarancıya bu dizeleri yazdıran deniz bana da yetmez mi karada çektiğin diyor. Eee ben de o zaman gideyim denize. Hatta karadan bile ayrılayım. Bozcaadaya uzanayım. Deniz, kum, güneş, üzüm bağları, renkli evleri, hafif hafif esen rüzgarı, sanatsal aktiviteleri ve yöreye özgü lezzetler. Daha ne olsun.
Adaya gelmeden önce ismine takılıyorum. Ah benim meraklı hallerim. Bozcaada ismi ilk kez Piri Reis tarafından kaleme alınan Kitab-ı Bahriye adlı Türkçe eserde kendisinden söz edilmiş ve ismini Göztepe ismindeki yüksek ve boz görünümlü bir tepeden aldığını ve Piri Reis’in 1521 yılında kaleme aldığı bu eserin ardından Osmanlı denizcileri tarafından “Bozada” veya “Bozcaada” kelimelerinin kullanılmasıyla ortaya çıktığını öğreniyorum.
Çanakkaleye bağlı bu şirin Kuzey Ege adasına Çanakkale ilçesi Geyikliden arabalı vapurla ulaşıyor. Burada küçük de bir not düşeyim. Bayram ve adanın özel günlerinde adaya gitmek istiyorsanız mutlaka arabalı vapur biletini online olarak alın. Zira online almazsanız oldukça sıra bekleyebilirsiniz. Vapurdan indim konaklayacağım yeri bulmaya doğru yola koyuluyorum.
Otele oldukça erken saatte varmama rağmen Pınar Hanım karşılıyor ve valizlerimi bırakabileceğimi söylüyor. Valizleri kahvaltı büfesinin yanına hızla indirdikten sonra odam hazır oluncaya kadar adaya iniş yapıyorum.

Adanın merkezinde yer alan “Çiçek Pastanesi” güzel bir kahvaltıyla hoşgeldin diyor bana. Serpme kahvaltı konseptinin dışında kendi isteklerimden de bir kahvaltı yaratabileceğim bu şirin pastanenin poğaçaları ve simitleri de çalışanları kadar sıcacık. Tam bir pastane poğaçası tadı aldığım hamur işleriyle kahvaltı ederken, Çiçek Pastanesinin yerel kurabiyeleri ve dondurmasıyla da iddaalı olduğunu öğreniyorum. Odaya girişe daha vaktim olduğunu bildiğimden adayı bir ön keşfe çıkıyorum. Reçelcilerin yanından limana oradan Rum mahallesindeki Rum evlerine geçiyorum. Kahverenginin soğuk kahvesini elime alarak yürümeye devam ediyorum. Merkezde bulunan Veli Dede Türk Kahvesinin önünde bulunan masalardan birine oturup mis gibi havayı içime çekiyorum.

“Kahve”nin altını bitirdikten sonra içmeyelim mi şöyle güzel bir Türk Kahvesi diyorum ve merkezde kilisenin bulunduğu sokakta Madam’ın Kahvesi beni karşılıyor. Geleneksel Türk kahvesinin yanında adaya özgü “damla sakızlı” ve “ada esintili” Türk kahvelerini de barındıran Madam’ın Kahvesinde taze kahve kokuları ile güne enerjik bir şekilde başlıyorum. Bu enerji 30 Ağustos Zafer bayramının coşkusu ile birleşiyor ve beni meydandaki törene davet ediyor…

Törene varmadan önce gözüme bir dükkan ilişiyor. Zeynep Aksu Cam Atolyesi. Adanın yerlileri ve dükkan sahiplerinin oldukça sıcak davrandığını gösteren bir başka adres Zeynep Aksu’nun Cam Atölyesi. Zeynep hanım kendisini cama adamış, İtalya’nın camıyla ünlü adası Muranoda sayısız eğitimlere katılmış, Beykozdaki Cam ve Billur Müzesindeki hocalarla da oldukça içli dışlı bir cam ustası. Madam’ın kahvesinin hemen yakınında yer alan Zeynep Aksu’nun Cam Atölyesi adlı küçük dükkanında kendi elleriyle yaptığı camdan tasarımlarıyla takılardan, bilekliklere, hayvan figürlerinden tespihlere kadar camdan yapılma ürünlerini satıyor. Küçücük dükkanında eliyle ve emeğiyle yaptığı cam camın parıltılı dünyasına bizleri davet ediyor. Zaman zaman atölye çalışmaları için küçükten büyüğe sayısız gruba eğitimler veren Zeynep hanımı dersinin olmadığı bir anda dükkanında rastlamak meğer tesadüflerin en iyisiymiş. Meral Okay tadında hoş sohbet bir kadın olan Zeynep hanımla cama dair hoş sohbetler yapıyor kendisinden sanatına dair bilgiler alıyorum.

Ada’nın yerlilerinin dışında dışarıdan gelenlerin de oldukça rağbet gösterdiği 30 Ağustos Zafer Bayramı töreni için meydandayım. Tören bittikten sonra meydanın iki yanına konuşlanmış hediyelikçilere daha sonra uğrama sözü verip ayrılıyorum.
Adanın tarihi evlerinde gezintiye çıkmadan önce odamın hazır olduğunu öğrenip otele geçiyorum. Adada çokça pansiyon var. Odamın hazır olduğu söylendikten sonra otele doğru yürürken oda kahvaltı konseptli bir sürü butik otel görüyorum. Biraz dinlenmeden sonra yine atıyorum kendimi adanın merkezine.
Şimdi adanın rengarenk evlerinde kaybolma zamanı. Rengarenk ve sevimli dar sokaklarda geziyorum adanın. Her sokakta farklı bir mimari ile karsılaşıyorum. Bir taraftan da burnuma çalınan mis gibi çiçek kokuları eşlik ediyor bana. Evet oradayım. Sezen Aksunun memleketime çoktan bahar gelmişti dediği yerde.

Akşam eski Rum evlerinin yer aldığı sokakta yan yana bulunan lokantalardan Bade-i Aşk a giriyorum. Dar sokakları dip dipe masalarıyla yan yana konumlanmış Simyon, Nevreste ve Bade-i Aşkın masalarındaki insanlar bana sanki aynı mahalledenmişiz de sokağa büyük bir masa kurup tüm komşular beraber yemek yiyormuşuz hissi veriyordu. Masaları dip dibe olmasına rağmen kimsenin kimsenin masasına kulak misafiri olmadığı bir ortamdayım. Bade-i Aşkın güzel mezeleri karides, kalamar, midyelerle birleşince ortaya güzel bir tabak çıkıyor. Herkes mutlu. İnsan burada ağır ağır yemeyi yavaşlamayı öğreniyor. Birbirini hiç tanımayan insanların müziğin coşkusuna kapılıp halaya kalkması başka nerede olabilir? Gece yöresel müziklerin yerini doksanlar popuna bırakması ile daha da hareketleniyor. Geceye noktayı yan masada tanıştığım daha önce adaya sıkça gelmiş güzel bir aile ile sohbet ederek devam ediyorum. Onlardan adaya dair öneriler almanın yanında edebiyattan müziğe, sinemadan tiyatroya kadar geniş bir yelpazede hoş sohbetler gerçekleştiriyorum. Evet buradayım. Jack London’ın kitaplarla, resimlerle, güzel şeylerle dolu olan, insanların alçak sesle konuştukları, kendilerinin ve düşüncelerinin temiz oldugu bir havayı solumak istiyorum dediği yerdeyim.

Orhan Veli’nin hepimiz uykudayken her sabah gökyüzünü maviye boyayan Dalgacı Mahmut’unun gökyüzünü maviye boyadığı yer sanırım Bozcaada olabilir. Ertesi sabah muazzam bir maviliğe uyanıyorum. Gökyüzü pırıl pırıl.
Konakladığım Kalais Otel de adayla oldukça uyumlu. Egeye geldiğinizi her karesinde hissettiriyor. Burcu Ünsal ve ailesinin işlettiği eski bir Rum evi olan Kalais Otel merkeze yakınlığı ve güler yüzlü insanları ile sizi müşteri değil misafir olarak görüyor ve bunu tatilinizin her anında hissettiriyorlar. O evde olma hissini.

Kendi bahçelerinden taze taze topladıkları ürünlerle yaptıkları doğal reçeller, Trakya’nın olmazsa olmazı taze peynirler ve bu peynirlerle oldukça iyi giden yumuşacık pişiler kahvaltımı keyifli hâle getiriyor. Oya hanımın her sabah farklı bir çeşitiyle beni karşılayan tatlılarına da bayılıyorum.
Adaya kapsamlı olarak ilk kez geldiğimi öğrenen otelin sahibeleri Burcu hanım ve kardeşi Pınar hanım gezilecek, görülecek yerler için beni bilgilendiriyorlar. Otelin kıdemlilerinden ada tarihi hakkında bilgi almayı da ihmal etmiyorum. Yakın tarihe dair öğrendiğim bilgilere ve Ara Gülerin de fotoğraflarının yer aldığı geçmiş fotoğraflara hayran kalıyorum.
Adanın önemli tarihlerinden biri de 1 Eylül. Her sene eylül başında bağ bozumu şenlikleri oluyor ve üzüm yetiştiricilerine üzümün türlerine göre ödüller veriliyor. En iyi üzümleri üretilenlerin rekolte ve kaliteye bakılarak ödüllendirildiği tören adanın meydanında yapılan ödül töreni ve çeşitli etkinliklerle sürüyor. Ege havası oynayanların sirtaki oynayanlarla birleştiği, sirtaki oynayan ada yerlilerini izleyen insanların Yunan dansına olan hoşgörüsünden çok şey öğreniyorum. Rahmetli Bülent Ecevitin 1947 yılında Londrada yazdığı: “Önce bir kahkaha çalınır kulağına/Sonra Rum şiveli Türkçeler/O boğazdan söz eder/Sen rakıyı hatırlarsın/Yunanlıyla dost olduğunu /Sıla derdine düşünce anlarsın” şiiri geliyor aklıma…
Meydanın iki tarafına dizilmiş hediyelik eşya satıcılarına dikkat kesiliyorum ve başlıyorum dolanmaya. Adayı simgeleyen güzelliklerin yer aldığı magnetlerden, bez çantalara, tahtadan yapılma el işi gemilerden, seramik bardaklara kadar eşime dostuma hediye edeceğim ürünleri daha sonra almak için not ediyorum.
Feribotla adaya gelirken ilk gördüğüm şey adanın kalesi olmuştu. Kaleyi gezmeye karar verip rotamı kaleye doğru çevirince Türkiye’nin en iyi korunmuş kalelerinden biriyle karşılaşıyorum. İstilaya her zaman açık olduğunu, denize sıfır konumu ile denizcilikle uğraşan Venedikliler, Cenevizliler ve Fenikeliler tarafından kullanıldığını, Türklere geçince 2. Mehmed zamanında onarımdan geçtiğini ve en son 2. Mahmud zamanı büyük bir onarımın yapıldığını biliyordum ama reviriyle, karargâhıyla, kuyusuyla, çeşmesiyle, cephaneliğiyle, kışla binasıyla bu kadar kompleks bir yapı beklemiyordum. Kalenin içindeki bayırdan çıkıp yukarılara ulaştığımda uçsuz bucaksız kuzey ege denizini görüyor, pazar esnafının adanın renkli evleri ile uyumlu renkli şemsiyelerine tepeden bakıyordum. Kaleden indikten sonra kalenin eteklerindeki pazarcılardan taze ve yerel meyve alan adanın yerlileriyle tezgahlardan gelen organik kokular karşılıyor beni.

Karayla bağını koparsa da sanatla bağını koparmayan Tiyatro Festivalleri ve Kitap Fuarı gibi sanatsal aktivitelerin bolca yer aldığı Bozcaadada kaleden inince yakınlarda bulunan kitap fuarını ziyaret ediyorum. Geleneksel fuarların aksine ada hakkında yazılan kitapların da bulunduğu fuara ilgi büyük. Bu ilginin büyük olmasının sebebi adanın sizi istem dışı olarak telefondan uzak tutması da olabilir. İnsan gerçekten burada teknoloji ile bağını koparıyor. Bir kitap alalım da sahilde, cafede okuruz diyen bir aileye kulak misafiri olup okumayı çok seven biri olarak bu söylemlerden keyif alıyorum. Fuardan çıkıp Burcu hanımın önerdiği adanın butik pastanesi MirAda da tatlı bir mola vermek için yola koyuluyorum. Eee soluklanmakta yolculuğa dahil…
Kilisenin çan kulesinin gölgesinin düştüğü MirAda da hafif hafif esen rüzgara Şef Duygu Yılmaz’ın her gün taze taze yaptığı Tramisu, Magnolia gibi eşsiz tatlıları ve taze sıkılmış doğal limonataları eşlik ediyor bana. Elimde Elif Şafakın bir başka adayı, Kıbrısı anlattığı son kitabı Kayıp Ağaçlar Adası. İki Ada arasında bir dilek dilemek kalıyor bana: zamanı durdurmak…


Kitaba noktayı koyduktan sonra biraz serinlemenin zamanı geldiğini anlıyorum. Otele dönüp deniz için hazırlıklar yaparken ◦ Burcu hanım ve Pınar hanımdan burada denize girerken plajdan çok rüzgara bakıldığını lodosa göre plaj tercih ettiklerini öğreniyorum. Anne tarafından Trakyalı Gelibolulu bir ailenin torunu olarak Kuzey Ege’nin denizine aşina olsam da otel sahibelerimin tavsiyelerine uyup soluğu Çayır Plajında alıyorum.

Biraz kum, biraz güneş… Yeni bir kitap ta eşlik ediyor bana. Sonra hızla Kuzey Egenin serin sularına bırakıyorum kendimi. Evet buradayım. Behçet Necatigilin öğrencisi Rüştü Onur’un “Neyim varsa sana bırakmalıyım deniz./Sende geçmeli mevsimlerim./Sende çiçek açmalı ağaçlarım.” dediği yerde. Denize yeniden geleceğimin sözünü vererek sahilden ayrılıyor, adanın merkezine yeniden dönüyorum.
Adanın bir başka tarihi pastanesi Veli Dede’den aldığım adaya özgü kurabiyelerle adanın merkezinde yer alan çınar ağacının gölgesine ilişiveriyorum. Delikanlı güzel bir çayda getiriyor bana. Evet buradayım. Ahmet Muhip Dranas’ın “Göklerle kucaklaşan dallarında çınarın/Yeşil bir sonsuzluk ve sevinçleri kuşların…” dediği yerde.

Kuzey Ege olmasına rağmen Akdeniz esintileri de barındıran adada yine bir tavsiye ile kendimi bir İtalyan lokantasında buluveriyorum. İnvino. Buradaki ürünleri güzel yapan şey emeğin yanında doğal ürünlerle yapılıyor oluşu. Domates sosundan, peynire, fesleğeninden ekmeğine kadar her şey doğal. Bunu kokudan bile anlayabiliyorsunuz.
Güzel bir Akdeniz yemeğinden sonra meydana doğru ilerliyor ara sokaklardaki dükkanlara uğramadan edemiyorum. Uğurlu Dükkan gibi Aki gibi dükkanlarda ilgimi çeken ürünlere bakarken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Her sokağında renkli evlerin karşıladığı adada her sokakta bir butik dükkan bulmak mümkün. Sanatı seven bir adada sanatsal tasarımlar da yok değil. Adanın limana giden yolunda yürürken bir Sayfiye Atölye ilişiyor gözüme. Seramik, porselen, tahta ve cam işçiliği ağırlıklı bir dükkan olan Sayfiye de bardaktan, gemiye, çiçek motiflerinden, kalemliklere kadar çok çeşitli ürünlerden son gün alınacakları kafama yazarken ara sokaklardaki meyhanelerden gelen müzik sesleri gecenin bitmediğini bana hatırlatıyor. Butik dükkanlarda kaybolduğum yerden kendimi çıkardıktan sonra geceyi biraz daha hareketlendirecek bir mekanda adını üniversiteyi İstanbul’da bititip ailesinden Bozcaada’da ona kalan şarap üretim hanesinde şarapçılık yapmaya başlayan Dominiça Yusufidiz adlı bir Rum hanımefendisinden alan Madam Niça da soğuk bir içecek alarak sonlandırıyorum.

Ertesi sabah yine güzel bir havaya ve güzel bir kahvaltıya uyanıyorum. Ayazma plajına gitmeden önce Çiçek Pastanesinin dondurmalarını keşfe çıkmak için merkeze iniyorum. Adanın simgesi haline gelmiş üzümlerinden yapılma üzümlü, yine kuzey egede sıkça yetişen yaban inciri ve keskin tadı ile lavantalı dondurmayı deniyorum. Farklı tatlara açık olan biri olarak doğru tercih yaptığımı ilk ısırışta anlıyorum. Tamam itiraf edeyim lavanta olmasa da olurdu. Ertesi gün lavanta yerine tahinliyi denemeliyim düşüncesi benim Çiçek Dondurmaya bir kez daha gelme bahanem olurken hızla ayazma plajına doğru yol alıyorum.

Ayazma Plajı ve Sulubahçe Plajı yan yana ama ben Adayı küçüklükten itibaren çokça gelmiş annemi anarak Ayazma Plajındaki kararlılığımı sürdürüyorum. Evet yine deniz, yine kum, yine güneş ve onlara eşlik eden kitabım. Evet buradayım. Nazım Hikmetin “Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?/Balık mı olsam,yosun mu yoksa?../Ne o, ne o, ne o./Deniz olunmalı, oğlum/ Bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.” dediği yerde. Deniz, kum ve güneşin birbiriyle haşır neşir olduğu plajdan yarın da geleceğimin sözünü vererek ayrılıyorum.
Yeniden adadayım. Akşam yemeğimi yemeğe doğru limandaki Yakamoz restauranta gitmek için yollara düşerken sokaktaki evlerin her birinin duvarında farklı şairden şiirler karşılıyor beni. Bir kez daha anlıyorum ki adanın hayat damarları kopmamış.

Limana sıfır bir restaurantta yemekte olduğum Lüferlere hafif bir müzik eşlik ediyor. Müzik canlı, balık canlı, deniz canlı… Daha ne olsun. Yemekten kalktıktan sonra limanda güzel bir yürüyüş yaparken Sunay Akın şiiri geliyor aklıma. “Annesinin dizinin dibinden hiç ayrılmayan uslu bir çocuk gibidir limandaki deniz ama sokağa çıkıp dalga olmak geçer yüreğinden…”
Limandan tekrar Rum mahallesine doğru yürüyor, önce sert bir kahve ardından da güzel bir meyve tabağı ile geceyi sonlandırıyorum. Eee buraya gelip de meşhur çavuş üzümlerinden tatmamak olmazdı.
Sabaha yine Adanın kardeş ilçelerinden Lapsekinin meşhur şeftalisinden yapıldığını düşündüğüm şeftali içeren hafif bir tatlı eşlik ediyor bana. Ardından alacaklarımı tamamlamak için merkeze iniyor, adanın organik reçelci teyzeleriyle başlıyorum. Yerel tatlardan domates reçeli, adaya özgü damla sakızı reçeli ve incir reçelinin yanında bir de kekik alarak ayrılırken reçelci kadının kekik hediyesiyle mutlu oluyorum.

Oradan Veli Dededen kurabiye ve butik dükkanlarla devam ederken adanın üzümlerinden yapılan şarapların olduğu fabrika satış mağazalarını görüyorum. Ataol ve Talay markalarının en eski markalar olduğunu öğreniyorum. alışverişlerimi tamamlayarak soluğu adadaki akrabam annemin halası büyüğüm Zehra Halamın yanında alıyorum. Kardeşim ve beni karşısında görünce yaşadığı mutluluğu size nasıl anlatamazsam elimize tutuşturduğu gofretin mutluluğunu da size anlatamam. Sevdiklerinize sıkı sıkı sarılın. Başka sevdikleriniz yok. Sizi torunlarınızdan, kardeşlerinizden, annenizden, babanızdan başka sevecek yok. Halamın mutluluğunu görünce nerede olduğumu hemen anladım. Yunus Emre’nin “Mal da yalan/ Mülk de yalan/ Var biraz da sen oyalan.” dediği yerdeydim. Duvarlarda eski resimlerle bütünleşik şirin bir ada yerlisi evindeyim. Gidenlerin yâd edildiği kalanların ömrünün uzatıldığı yerde. Şehrimden kilometrelerce uzakta olsamda bir yakınımın olması halimi hatırımı sorması ihtiyacımı sorması o kadar tarifsiz ki anlatılamaz. Ah bu büyüklerimizin yaşımıza bakmadan gösterdiği saygı ve bizleri hâlâ çocuk olarak gören yufka yürekleri… Ziyaretimiz sohbetten sonra halamın gençsiniz siz bol bol gezin önerisi ile biterken, onu çok sevdiğimizi bir kez daha anlıyoruz.
Halamın evinden ayrıldıktan sonra soluğu yine Ayazma Plajında alıyorum. Burada Ada’nın en eski restaurantlarından Vahit’in yerinde bir öğlen molası verirken, hamburgere verilen Vahit Burger ismi beni biraz gülümsetiyor. Fakat yedikten sonra neden Vahit Burger dendiğini daha iyi anlıyorum. Çocukken Geliboluda dedemin ordu evinde yedirdiği hamburger ve patatesleri yeniden görmek beni geçmişe götürüyor. Buranın akşam yemeklerinin de gündüz kadar güzel olduğunu, 2020 Bozcaada Caz Festivali albümünde yer alan Vahit şarkısından da anlıyorum.

Plajdan sonra ufak bir dinlenmenin ardından otelden çıkarken sabah erken saatte bir feribotla geçeceğimizden otelin 3 sahibesi ile bir araya gelip tekrar görüşmek üzere vedalaşıyoruz.
Son gün gün batımını izlemek için Polente Fenerinin ve Yel Değirmenlerinin de göründüğü Gün Batımı olarak adlandırılan yere varıp gün batımını izliyorum. Evet oradayım. Sezen Aksu’nun “Gün batımı kızıla boyarken, gece yar gibi girsin koynumuza” dediği yerde.

Son akşamımım olduğunu hatırlayıp bu akşam da biraz salhane tarafına doğru yürüyüp sonra da adanın bildiğim diğer sokaklarıyla veda turu yapmayı düşünüyorum. Salhaneye doğru yürürken adada müdavimi olduğum midyeci çocuğa da uğruyorum. Bir midye finali yaparken, sen sevdin abi bizim midyeleri diye takılıyor çocuk. Midyeyi de adayı da sevdim diyorum. Salhaneye giderken meşhur Yalova Restaurantın önünden geçerken dönüşte de beni Kedi isimli mekandaki hareketli müzikler karşılıyor. Yavaş yavaş salhaneyi terkederken müzikte yavaş yavaş benden uzaklaşıyor. Salhaneden kitaplara, kaleye merkeze veda ederken Rum mahallesindeki lokantalarda tanıştığım garson çocuklara da güle güle diyorum. Valizimi yerleştirmek için odama giderken adanın diğer dondurmacısı By Cevahire özgü domatesli ve tavuklu dondurmalardan azar azar koydurarak yoluma devam ediyorum.

Giderken bir sonraki hafta yedi nota bir ada temalı Bozcaada Caz Festivali olduğunu öğrenip biraz hayıflansam da ileriki yıllarda bir defa daha gelmek için bir bahanem olur düşüncesi ile rahatlıyorum. Tıpkı No8 de bir daha gelmeme vesile olsun diye içmediğim gelincik şerbeti gibi. Çünkü gitmek yok geri gelmek var bu adaya.
Bu güzel adadan ayrılırken kulağımda Bozcaada Caz Festivali 2020 “Keşif” albümünden Elif Pıtırlı’nın yorumladığı adayı anlatan “Vahit” adlı şarkı.
Müziğin sesini biraz daha açarken, bu adada tanıdığım herkes, otelin sahip ve sahibeleri, midyeci çocuk, paramız bozuk olmayıp on liramız eksik kalınca seneye verirsiniz diyen çarşı esnafı, Rum mahallesindeki garson çocuklar, meyhanelerin arasında tepsi ile buzlu badem satan seyyar satıcı, başta Zehra halam olmak ve reçelci teyzeler olmak üzere adanın yerlileri, yol tarif ettiğim aile tekrar gözümün önüne gelip tüm yaşadıklarım saniyesi saniyesine gözümün önüne gelirken aklımda tek bir cümle beliriyor;
Meğer ben adalıymışım…




Bir Cevap Yazın