GÜVEN GÜRCÜOĞLU

Img 7481

Bazı kitaplar yalnızca anlattığı konuyla değil, sordurduğu soruyla da değer kazanır. Neri Karra Sillaman’ın Pioneers: 8 Principles of Business Longevity from Immigrant Entrepreneurs kitabı da tam olarak böyle bir kitap. İlk bakışta bir girişimcilik kitabı gibi duruyor. Fakat biraz ilerledikçe meselenin yalnızca şirket kurmak, büyümek, yatırım almak ya da kâr etmek olmadığını fark ediyorsunuz.

Kitabın asıl derdi şu:
Bir iş nasıl uzun ömürlü olur?

Yazar bu soruya klasik iş kitaplarının alışıldık cevaplarıyla yaklaşmıyor. Büyük şirketleri, dev markaları, milyar dolarlık bilançoları ya da “başarı formüllerini” merkeze almak yerine, odağı göçmen girişimcilere çeviriyor. Çünkü ona göre göçmen girişimciler yalnızca “zorluklara rağmen başaran insanlar” değil; aynı zamanda bugünün dünyasında kalıcı ve anlamlı işler kurmak isteyen herkes için güçlü birer rehber.

Kitap, göçmenlerin başarılı markalar kurma hikâyelerinin sadece ilham verici “zorlukları aşma” anlatıları olmadığını, aynı zamanda uzun ömürlü bir iş kurmak isteyen herkes için dersler içerdiğini söylüyor. Yazar, göçmenlerin ABD nüfusundaki oranına kıyasla girişimcilikte çok daha yüksek temsil edildiğini; Fortune 500 şirketlerinin önemli bir bölümünün göçmenler veya göçmen çocukları tarafından kurulduğunu da vurguluyor. 

Peki neden?

Çünkü göçmenlik, başlı başına bir yeniden başlama deneyimi. İnsan bir ülkeyi, dili, kültürü, çevreyi, hatta bazen kendi geçmişinin güvenli alanını geride bırakıp başka bir hayata başlamak zorunda kaldığında, farkında olmadan girişimciliğin en zor derslerinden bazılarını öğreniyor: belirsizlikle yaşamak, sınırlı kaynakla yol almak, reddedilmeye dayanmak, yeni bağlar kurmak, değişime uyum sağlamak ve en önemlisi, düştüğü yerden tekrar kalkabilmek.

Yazarın kişisel hikâyesi de bu yüzden kitabın merkezinde önemli bir yer tutuyor. Bulgaristan’da baskı gören Türk azınlığın bir parçası olarak ailesiyle birlikte Türkiye’ye göç eden Sillaman, daha sonra Amerika’da eğitim hayatına başlıyor. Kitapta anlattığı gibi, Andrew Grove’un hikâyesini öğrenmesi onun için dönüştürücü bir âna dönüşüyor. Macaristan’dan kaçan bir göçmen olan Grove, daha sonra Intel’in en önemli isimlerinden biri oluyor. Yazar için bu hikâye şunu gösteriyor: Göçmenlik yalnızca kayıp değil, aynı zamanda yeni bir güç biçimi de olabilir.

Kitabın belki de en değerli tarafı, başarıyı yalnızca para üzerinden tanımlamaması. Yazar, gerçek uzun ömürlülüğün şirketin her yıl kâr açıklamasıyla değil, geride bıraktığı etkiyle ölçülebileceğini savunuyor. Ona göre miras, sonraki kuşaklara bırakılan banka bakiyesi değil; insanın “iyi ki bunu yapmışım” diyebileceği bir

Bu bakış, kitabın tamamına yayılıyor.

Yazar sekiz temel ilke üzerinden göçmen girişimcilerin iş kurma biçimini inceliyor. İlk ilke, kültürler arasında köprü olma fikrine dayanıyor. Göçmen girişimciler çoğu zaman birden fazla kültürü, pazarı ve insan davranışını okuyabildikleri için fırsatları daha erken görebiliyor. Bu, yalnızca başka ülkelerde ucuz üretim yapıp pahalı pazarlara satmak anlamına gelmiyor. Aksine, kültürler arasında karşılıklı değer üreten ürünler, hizmetler ve ilişkiler kurmak anlamına geliyor. 

İkinci ilke, geçmişten geleceğe ve gelecekten bugüne inşa etmek. Yazar burada girişimcinin kendi kimliğine, niyetine ve hayal ettiği geleceğe bakması gerektiğini söylüyor. Yani iyi bir iş fikri sadece “ne satarım?” sorusundan doğmuyor. “Ben kimim, hangi problemi çözmek istiyorum ve nasıl bir gelecek hayal ediyorum?” sorularından doğuyor. Bu açıdan bakınca girişimcilik, yalnızca ticari değil, aynı zamanda kişisel ve ahlaki bir meseleye dönüşüyor.

Üçüncü ilke, kimlik ve samimiyet üzerinden bağ kurmak. Göçmen girişimciler için ilişkiler çoğu zaman sadece network değildir. Güven, aidiyet, ortak değerler ve dayanışma üzerine kurulan bağlardır. Yazar, bu bağların işin uzun ömürlü olmasında büyük rol oynadığını anlatıyor. Çünkü bir şirketi ayakta tutan şey yalnızca ürün kalitesi değil; çalışanları, müşterileri, tedarikçileri ve çevresiyle kurduğu güven ilişkisidir.

Dördüncü ilke ise kitabın en güçlü fikirlerinden birini taşıyor: Kârı doğru şekilde üretmek. Yazar burada kâr ile amacı birbirinin karşıtı olarak görmüyor. Aksine, amaç doğru kurulduğunda kârın da daha sağlıklı ve sürdürülebilir hâle gelebileceğini söylüyor. Duolingo örneğinde olduğu gibi, bazı şirketlerde toplumsal fayda yalnızca bir pazarlama söylemi değil, iş modelinin merkezidir. Kitapta bu anlayış “inclusive purpose” yani kapsayıcı amaç olarak anlatılıyor; ekonomik değer ile toplumsal gelişmenin aynı strateji içinde düşünülmesi gerektiği vurgulanıyor. 

Beşinci ilke, topluluk kurmak. Bence kitabın en insani tarafı burada ortaya çıkıyor. Yazar, uzun ömürlü şirketlerin yalnızca müşteri kitlesi değil, bir topluluk inşa ettiğini savunuyor. Bu topluluk bazen şirket çalışanlarıdır, bazen müşterilerdir, bazen yerel halktır, bazen de aynı değer etrafında buluşan insanlardır. Özellikle Chobani’nin kurucusu Hamdi Ulukaya gibi örnekler üzerinden, bir şirketin bulunduğu çevreyle birlikte büyüyebileceği anlatılıyor. 

Altıncı ilke, reddedilmeyi yeniden çerçevelemek. Girişimcilikte başarısızlık, ret, yanlış kararlar ve hayal kırıklıkları kaçınılmaz. Fakat yazar, göçmen girişimcilerin bu durumları çoğu zaman yolun sonu olarak değil, yeni bir anlamlandırma fırsatı olarak gördüğünü söylüyor. Bu yeniden çerçeveleme becerisi, insanı kırılganlıktan dayanıklılığa taşıyor. Başarısızlık bir kimlik hâline gelmiyor; öğrenilmiş bir deneyime dönüşüyor.

Yedinci ilke, Türkçede çok tanıdık bir ifadeyle anlatılıyor: Kendi yağında kavrulmak. Bu, kitabın en akılda kalıcı bölümlerinden biri. Sınırlı kaynakla büyümeyi, kontrolsüz genişlemeden kaçınmayı, kaliteden ödün vermemeyi ve sürdürülebilirliği merkeze almayı anlatıyor. Göçmen girişimciler çoğu zaman büyük sermayelerle değil; tutumluluk, beceri, dayanıklılık ve yaratıcılıkla yola çıkıyor. Bu da onlara, hızlı ama kırılgan büyüme yerine daha sağlam bir yapı kurma imkânı veriyor.

Sekizinci ve son ilke ise elindeki kartı oynamaya cesaret etmek. Yazar, şansı pasif bir olay olarak görmüyor. Şans bazen doğru zamanda doğru yerde olmak olabilir; ama onu fark etmek, değerlendirmek ve harekete geçmek de bir beceridir. Göçmen girişimcilerin farklı dünyaları okuyabilme yeteneği, başkalarının göremediği fırsatları görmelerini sağlayabiliyor. Fakat o fırsat ancak cesaretle birleştiğinde gerçek bir sonuca dönüşüyor.

Kitap boyunca öne çıkan temel duygu şu:
Göçmen girişimciler iş kurarken yalnızca para kazanmayı değil, bir hayat kurmayı da öğreniyorlar.

Bu yüzden onların hikâyelerinde yalnızca başarı değil; kayıp, hafıza, aidiyet, direnç, topluluk, amaç ve miras var. Belki de tam bu yüzden kurdukları işler daha derin bir anlam taşıyor.

Bugünün dünyasında girişimcilik çoğu zaman “hızlı büyü, yatırım al, pazarı ele geçir” cümleleriyle anlatılıyor. Oysa Pioneers bize daha yavaş ama daha köklü bir soru sorduruyor:

Bir iş, dünyada nasıl bir iz bırakmalı?

Bu soru sadece girişimciler için değil, içerik üretenler, marka kuranlar, yazanlar, çizenler, küçük bir hayali büyütmeye çalışan herkes için değerli. Çünkü uzun ömürlü olmak, yalnızca ayakta kalmak değildir. Uzun ömürlü olmak; değişirken özünü koruyabilmek, büyürken başkalarını da büyütebilmek ve kazanç üretirken anlamı kaybetmemektir.

Belki de kitabın bize söylediği en sade şey şu:

Bir işi kalıcı yapan şey, sadece ne kadar kazandığı değil; kime dokunduğu, neyi değiştirdiği ve arkasında nasıl bir hikâye bıraktığıdır.

Bir Cevap Yazın

Popüler

GÜVEN GÜRCÜOĞLU sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin