24 Kasım 2006’da vizyona giren Dondurmam Gaymak, toplam 37 gösterim haftasında 636.823 seyirciye ulaştı ve 4.591.560 TL hasılat elde etti. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra gelen Dondurmam Gaymak: Gapital ise ilk iki haftasını 23.023 seyirci ve 5.097.245 TL hasılatla tamamladı. Parasal olarak birbirine yakın görünen bu rakamlar, iki ayrı dönemde bambaşka ekonomik karşılıklara sahip. Bu yüzden ben önce seyirciye bakmak istiyorum.

Elbette bir filmin 37 haftalık toplamıyla diğerinin henüz ikinci haftasındaki sonucunu karşılaştırıp kesin hüküm vermek adil olmaz. Ancak aynı süreye baktığımızda da belirgin bir fark var: İlk film, ilk haftasında 117.792 kişi tarafından izlenmişti. Üstelik bunu 59 salonla yapmıştı. Devam filmi ise 255 salonla başladığı yolculuğun ilk haftasında 19.272 seyircide kaldı. Dolayısıyla ortada yalnızca eski filmin yıllar içinde büyüyen hatırası yok; başlangıçta kurulan seyirci ilişkisi bakımından da ciddi bir mesafe var.

Bu tablo tek başına yeni filmin sinemasal değerini belirlemez. Fakat şu soruyu sormayı gerektirir: Bir zamanlar bu kadar sevilen bir filmin adı, neden bugün aynı merakı uyandıramıyor?
Bana göre cevaplardan biri Turan Özdemir.

Bazı oyuncular, canlandırdıkları karakterle seyircinin hafızasında birbirinden ayrılamayacak kadar güçlü bir bağ kurar. Hüseyin Badem’i Ata Demirer’den, Arif Işık’ı Cem Yılmaz’dan, Eşkıya’nın Baran’ını Şener Şen’den bağımsız düşünmek kolay değildir. Dondurmam Gaymak için de Turan Özdemir’in benzer bir yeri var.
Onun Ali Usta’sında insanı kendine çeken bir kırılganlık bulunuyordu. Geçimini sağlamaya çalışan, öfkelenen, kuşkulanan, kendi küçük dünyasının içinde büyük bir mücadele verdiğine inanan bir insan izliyorduk. Komedi, bu insanı tanıdıkça güçleniyordu. Seyirci onun neye kızacağını, neyi dert edeceğini anlamaya başladığında filmle arasındaki mesafe de kapanıyordu.

Böyle bir bağın yerine yalnızca başarılı bir oyunculuk koymak her zaman yeterli gelmeyebilir. Çünkü devam filmi, seyircinin zihninde çoktan yer etmiş bir insanın hatırasıyla da karşı karşıyadır.
İlk filmin bir başka gücü de Turan Özdemir’in çevresindeki yöre insanlarıydı. Yüksel Aksu’nun kendi sitesindeki anlatıma göre oyuncuların büyük bölümü bölge halkından seçilmişti; Memet Ali Alabora da çekimlerden önce onlarla çalışmış, çekimler sırasında oyuncu danışmanlığı yapmıştı. Bu ayrıntı önemli. Perdedeki doğallığın arkasında hazırlık ve emek vardı.

Bir yörenin ağzını konuşmakla o konuşmanın içinde büyümek arasında fark bulunur. Bunu yalnızca kelimelerin telaffuzunda hissetmeyiz. İnsanların birbirinin sözünü kesmesinde, bir şakayı uzatmasında, öfkelenirken bile gülmesinde, susarken ne anlatmak istediğinde de hissederiz. İyi bir yerel hikâye, bütün bu küçük davranışlarıyla bir hayat kurar.
Yüksel Aksu’nun ilk filmdeki katkısını da burada aramak gerekiyor. Yönetmenin işi, kameranın önüne ilginç insanlar yerleştirmekle tamamlanmıyor. Onların birbirleriyle ilişkilerini, gündelik hayatlarının ritmini ve mizahlarının nereden doğduğunu kavraması gerekiyor. Bir fotoğrafçının, fotoğrafını çekeceği insanlarla zaman geçirerek kurduğu yakınlık gibi… Kamera karşısındaki rahatlık bazen kameranın kurulmasından çok önce başlıyor.
Ancak yeni filmi değerlendirirken bir ayrıntıyı da teslim etmek lazım: Gapital’in yönetmeni Eyüp Boz, ilk filmin yapımcısı ve görüntü yönetmeniydi. Ayrıca yeni filmde de bölge halkı rol alıyor. Dolayısıyla değişimi, bu dünyayı tanıyan insanların yerini bütünüyle dışarıdan gelenlerin almasıyla açıklamak doğru olmaz.
Burada tartışılması gereken, aynı dünyaya farklı bir yönetmenin nasıl baktığı. Hikâyenin hangi karakter etrafında toplandığı, mizahın nereden üretildiği, oyunculara nasıl bir alan açıldığı… Çekim süresini ve hazırlık koşullarını bilmeden “Aceleye getirilmiş” demek kolaycılık olur. Fakat ilk filmin duygusunu yeniden kurmanın, aynı kasabaya dönmekten daha fazlasını gerektirdiği açık.
Bir de Türk komedisinin giderek yerleşen oyuncu seçimi alışkanlıkları var.
Cengiz Bozkurt’u düşünelim. Kara Bela, Bana Masal Anlatma, Cinayet Süsü, Kim Bu Aile?… Komedide güçlü bir karşılığı bulunan, farklı yapımlarda karşımıza çıkan bir oyuncu. Ancak yapımcıların tanınmış komedi oyuncularına sürekli benzer beklentilerle başvurması, zamanla bir tekrar duygusu yaratabiliyor.

Seyirci afişte sevdiği bir yüzü gördüğünde heyecanlanabilir. Aynı yüz, ona daha önce izlediği filmleri de hatırlatabilir. Yeni karakter henüz konuşmaya başlamadan eski rollerin sesi duyuluyorsa oyuncunun önünde ayrıca aşması gereken bir engel vardır. Bunun sorumluluğunu yalnızca oyuncuya yükleyemeyiz; senaryonun ve yönetmenin de o oyuncuda yeni bir şey araması gerekir.
Tam bu noktada, afişten taşacak kadar kalabalık kadrolara duyulan güveni de sorgulamak gerekiyor.
Çok oyuncu, çok komedi değildir.
Her tanınmış isme ayrı bir giriş, ayrı bir espri, ayrı bir gösteri alanı açmaya çalıştığınızda hikâyenin ritmi dağılabilir. Bir karakteri tanımaya başlarken ötekine geçeriz. Bir çatışma gelişmeden yeni bir şaka gelir. Sonunda tek tek yetenekli insanların bulunduğu, fakat birlikte güçlü bir komedi kuramayan bir film ortaya çıkabilir.
Komedi için karakterlerin birbirini nasıl tamamladığı, hangi zaaf üzerinden çatıştığı ve seyircinin bu ilişkiyi ne kadar iyi tanıdığı belirleyicidir. İyi kurulmuş bir ilişkide küçük bir bakış bile güldürebilir.
Tuzlu Kahve için bende oluşan duygu da bu. Tanıtımında bile “Şampiyonlar Ligi” benzetmesi yapılan bir kadro var; buna rağmen isimlerin vaat ettiği zenginliğin aynı ölçüde mizaha dönüştüğünü düşünmüyorum. Bu, oyuncuların yeteneğinden önce, o yeteneklerin nasıl bir araya getirildiğiyle ilgili bir mesele.


Bir de Dadı’yı hatırlayalım. Gülben Ergen, Kenan Işık, Haldun Dormen, Seray Sever ve üç çocuk oyuncudan oluşan yedi kişilik çekirdek kadro… Her karakterin diğerleriyle ilişkisinin belirgin olduğu bir düzen vardı. Benim için dizinin komedisi bu ilişkilerin sürekliliğinden besleniyordu. Karakterleri tanıdıkça, aralarındaki küçücük bir gerilimin bile nasıl büyüyebileceğini biliyorduk.
Yine de Gapital’in seyirci sayısını yalnızca oyunculara ve yönetmen değişimine bağlamak eksik kalır. Biletin aile bütçesindeki yeri, tanıtımın etkisi, gösterim saatleri, evde izleme seçenekleri ve seyircinin devam filmlerine yaklaşımı da hesaba katılmalı. Bunların her birinin bu film üzerindeki ağırlığını söylemek için daha fazla veriye ihtiyacımız var.
Bir de nostaljinin yapımcıya verdiği, bazen yanıltıcı olabilen güven var. Seyircinin eski bir filmi sevmesi, onun devamını aynı heyecanla beklediği anlamına gelmiyor. İlk karşılaşmanın şaşkınlığını yeniden üretmek güç. Üstelik yıllar sonra gelen film, seyircinin zihninde zamanla güzelleşmiş bir hatırayla yarışıyor.
Dondurmam Gaymak özelinde bu daha da anlamlı. İlk filmin merkezinde büyük markalar karşısında ayakta kalmaya çalışan küçük bir üretici vardı. Yıllar sonra filmin kendi adı da tanınan bir markaya dönüştü. Bu isim yeni bir hikâyeye kapı açabilir; fakat o hikâyenin seyirciyle kuracağı bağı garanti edemez.

Bana göre ilk filmin gaymağı, Turan Özdemir’in varlığında, yöre insanlarının davranışlarında, karakterlerin zaaflarında ve bütün bunları birbirine bağlayan yönetmen bakışındaydı. O insanların hayatına kısa bir süreliğine misafir olduğumuzu hissediyorduk.

Türk komedisinin yeniden düşünmesi gereken yer biraz da burası.
Afişe daha fazla isim sığdırmak mümkün. Seyircinin hafızasına bir insan yerleştirmek ise çok daha zor.




Bir yanıt yazın